Sayfalar

Mart 04, 2015

Bir şezlonga uzandım; hayatım değişti...


Geçtiğimiz Haziran ayının ortalarıydı; tatlı serin bir Bodrum gününde elimde kitabım şezlongta takılıyordum... İki yılın sonunda _ki 5 yıl çıkamadığım zamanlar ile kıyaslarsak bu ciddi bir başarıydı benim için_ tatile çıkabilmiş olmanın verdiği “mutluluk” içinde, insani olan şeylere sahip olmanın çoktan “şans” gibi sayılmaya başlandığı bir hayattan uzaklaşmış ve 15 gün gibi “lüks” olarak ifade edilebilecek bir tatilin başındaydım...

Belki biraz, hep koşturmacalı, az dinlenmeli “modern” ve şehirli hayat bunalımı, biraz da 35+ olmanın etkisi ile, ağır basmaya başlayan “üretkenlik çelişkisi” duygusu beni son zamanlarda yoğun bir şekilde düşünmeye itiyordu. Tatil ortamı, okuduğum kitaplar, derin bir rahatlama duygusu ve an’da kalarak an’ı hissederek yaşamanın neticesinde, o şezlong belki de hayatımın geri kalanını topyekün değiştirecek adımlar atmam için vesile oldu böylece...



Hayatım boyunca ortalama 5 yılda bir gelen : ) bir sorgulama içine girdim yeniden; hayattan ne bekliyorum, kendimi yıllar sonra nasıl bir resim içinde görmek istiyorum, ne üretiyorum karşılığında ne alıyorum, yaptığım işler ile birilerinin hayatına dokunabiliyor ya da pozitif bir fayda üretebiliyor muyum, gibi gibi pek çok soru... Mutlu muyum? Akışta her şey yolunda mı? Yoksa bir atalet, koşturma ve “aldanma” içinde, yılların akıp gidişini mi izliyorum...?

Esas neden derinlerde... Son bir iki yıldır mesleğimle ilgili içsel bir çatışma yaşıyordum. Ben hayata böyle bakmazken, işim insanlara "tüket tüket tüket" diyordu. Kendimce dengeyi sadece inandığım ürünlerin/markaların pazarlamasını yapmakta bulmuştum ama o da artık yeterince işlemiyor gibiydi. Velakin bu ayrı bir yazı konusu olmalı, yoksa sabahlara kadar yazarım... Bugün uzun zamandır olmayan bir şey oldu; yazasım geldi. Susmamaktan çekiniyorum...

Kıssadan hisse, herkesin hayatında dönem dönem yaşama olasılığı yüksek olan duygu ve düşünce geçişleri içerisinde, bol bol sorguladığım ve bol bol an’da kaldığım ve yaşadığımı hissettiğim günler geçirdim. O kadar çok güldüm, o kadar çok eğlendim ve mutluluğun anlamını taa derinlerde hissettim ki, tatil dönüşünde kocaman bir soru işareti vardı aklımda; peki ya şimdi ne olacaktı? Sorular belliydi, cevaplar da... Ama cevaplara giden yol gözüme biraz karmaşık görünüyordu... Sorumluluğunu taşıdığım bir hayatım, her ay elime bakan faturalarım ve yaşam masraflarım, benden her an bir revizyon ya da yenilikçi bir fikir bekleyen müşterilerim, birlikte çalışmaktan çok keyif aldığım ve ama titiz ötesi bir iş ortağım, ekip arkadaşlarım ve dahası çocuklarının “mutluluğunu” geleneksel aile bakış açısı içerisinde gören bir ailem vardı. Neresinden bakarsam bakayım kulağa delice gelen ve ama düşününce beni çok mutlu eden fikirlerle doluydum...

Kişisel gelişim, hayatta her şeyden daha fazla öncelik ve önem verdiğim bir şey oldu hayatım boyunca. Kendime yaptığım yatırımlar en önemli yatırımlar oldu hep. Hayatı anlamak, hayatı bir bilinç ve farkındalık içerisinde yaşamak gibi “takıntılarım” vardı. Sormak, sorgulamak, yeni şeyler öğrenmek tutkusu belirliyordu hayatımı... Ve attığım pek çok adım, pek çok çaba hayatımın akışının kontrolüne sahip olmak içindi.

Neyse efendim; tatil, deniz, kum, güneş, kitap oku, dinlen ve eğlenin ötesinde, nefes al, düşün, düşün,  sor, sorgula, anla, farket vb şeyler ile geçti... Anarşist ruhum, bu kez kendi hayatımı kurcaladı durdu... Döndüğüm sabah, şunlardan emindim; artık günde 4 saatimi trafikte geçirmeyi veya gece 10’larda kafa ve beden olarak tükenmiş bir şekilde eve dönmeyi istemiyordum; zamanımı kendi koşullarıma göre yönetebilmeyi, sevdiklerime ve kendime zaman ayırabilmeyi, bitmek bilmeyen revizyonlardan ya da insanlara “dokunuşunu” göremediğim işler yapmaktan uzaklaşmayı istiyor ve 50 yaşıma geldiğimde ya da başka bir şehire başka bir ülkeye yerleşmek istediğimde hiç düşünmeden adım atabileceğim bir mesleğim “daha” olmasını istiyordum... Ancak ortağımı ya da müşterilerimi zor durumda bırakmadan, hayatımı nasıl değiştireceğim konusunda düşüncelerim vardı...

Sonra... Kendimce “engel” gördüğüm, düğüm gibi görünen her şey, bir anda kendiliğinden çözülmeye başladı ve ben bakış açısına göre kriz ya da fırsat olarak değerlendirilebilecek bazı şeyleri, hayatın bana bir mesajı gibi algılamayı ; ) ve krizlerdeki fırsatları görmeyi, evrenin sesini duymayı ve cesaret göstermeyi seçtim. Zira küçük adımlarla yavaş yavaş yapabileceğime inandığım bazı şeyleri, daha hızlı yapabileceğimi görüyordum...

Hani Steve Jobs'un “Stay hungry stay foolish” konuşması vardır ya, noktalar geriye doğru birleştikçe anlam kazanır, der, o hesap noktaları birleştirmeye başladım. Yıllar önce bu konuşmayı ilk dinlediğimde ne kadar etkilendiysem, hala, her seferinde aynı oranda etkiliyor beni ve hayatımın pek çok döneminde bu konuşmadaki ruhu hissediyorum...




Sonuç olarak, yıllardır “yapılacaklar “ listemde olan ama “zaman/imkan/mekan” vs vs gerekçeler ile hep ertelenen şeylerden biri, doğru bir seçim olarak beliriverdi karşımda! Ekim ayında “Pilates eğitmenliği” gibi bazı insanlara delice görünen bir karar aldığımda, öğrenmem gereken, bilmem gereken pek çok yeni şey olduğunun bilinci ile enine boyuna düşünüp, araştırdım. Dile kolay 16 yılımı pazarlama iletişimi ve marka yönetimi ile geçirmiş, hem müşteri tarafında hem ajans tarafında deneyimler edinmiş, “büyük adam” olacağım zamanlarda kalkıp yepyeni bir “mesleğe” göz dikmiştim. Ama ne Besyo mezunuydum, ne anatomi biliyordum ne de pilatesi sevip arada sırada “egzersiz” olarak yapmış olmanın dışında hayatıma pek de fazla sokmamış bir profesyoneldim. Bununla birlikte, yapılan yanlış yönlendirmeler ya da eğitmen tarafından iyi gözlemlenmediğim için geçmişte yaşadığım bazı sakatlıklarımın olması, bu konuda işime yaramış ve önemli bir bakış açısında sahip olmamı sağlamıştı; “eğitmen” gibi sorumluluğu yüksek bir sıfat taşıyacaksam, layıkı ile yapmak için işin sadece pratiğini ve akış bilgisini değil, detaylarını ve anatomisini de öğrenmem gerekiyordu… Ve iyi bir eğitimi nerede, nasıl alırım derken yolum Burcu Vurkaç ile kesişti… Sonrası malum, 4buçuk aylık yoğun ve çok keyifli bir eğitim dönemi, araya “sıkışan” federasyon eğitimi, yat kalk pilates hoop yat kalk pilates ile geçen günler, edinilen yeni dostluklar ve bilgi birikimi oldukça yüksek birinden alınan eğitim ile değer kazanan "eğitmen"liğim... Daha dün üniversiteden mezun olmuş gibi tazelenmiş hissediyorum kendimi. Dahası, başka hayatlara dokunmanın bazen 50 dk’lık bir ders ile de olabileceğini görüp, neşe ve keyif içinde, zamanımı kendim yöneterek, sevdiklerime zaman ayırarak yaşamaya başladım ve pazarlama iletişimi & marka yönetimi alanındaki bilgi ve deneyimlerimi Pilates ile harmanlayabileceğim yeni bir oyun alanı yarattım kendime...

Uzun lafın kısası; hayat bazen önümüze serer hayal ettiğimiz her şeyi; ama biz görmeyiz, göremeyiz. Ama bakmak istersen, görmek istersen, hiç beklemediğin şekilde karşılar akış seni. Akışın içinde sürüklenen değil, akışın kendisi oluverirsin. Biraz cesaret, biraz inanç, bolca emek ama en önemlisi inanmak gerekiyor...

Yıllar önce pazarlama çekirgesi olarak başlayan hikaye; pilates çekirgesi olarak devam ediyor. Ve şükür ki hayat sonsuz olasılıklara vesile...

Öyleyse bu şarkı benden size gelsin : )))) "Believe in yourself!"





Quote of the day: "I went to the woods because I wanted to live deliberately, I wanted to live deep and suck out all the marrow of life, To put to rout all that was not life and not when I had come to die Discover that I had not lived..." (Henry David Thoreau)


1 yorum:

Unknown dedi ki...

Uzun lafın kısası... mutluluk bulaşıcıdır ve sıramı beklemeliyim sanırım :)